Bizler vazgeçtik artık bayramlarımızdan, çünkü bize ait bir bayram anlamı kalmadı! Ne deve kesebiliriz’ ne dana, ne de bir tavuk. Eee, diyeceksiniz şimdi, kesmesen kesme… Artistlik yapma diyeceksiniz, vallahi kırılırım deme öyle başbakanım.
Emekliler ne yapar yoksa,zaten adamların midesi kaburgasına yapışmış halde,işkembeden at biraz, emekliler bol kepçe yesinler.
Bizim köylerin bayramları bir başka olurdu, şen kahkahalar ve tabaklar dolusu baklavalar. Bayram gereği kesilen kurbanlar. Misafirlerin biri gelir biri giderdi, şimdi öylemi ya başbakanım. Birkaç misafir gelecek diye ödümüz patlıyor!
Hele doğu da bilirsiniz misafirperverliği nasıl kalabalık olur, sahi siz barış ilan etmiştiniz, kimle barışacaktık biz, kimle küsmüştük hatırlayamadım?
Eski Günlerin verdiği tat kalmadığı gibi kurban falan da kalmadı, dilenmez dilenci olduk maalesef başbakanım. Sokaklarda dilenmek zorunda kalan yası 80 ini aşmış yaşlı insanları gördükçe içim sızlıyor . Analar ağlamasın diyorsunuz ama analar öyle bir ağlıyor ki,bayram seyran dinlemiyor göz yaşı! Sizler gökyüzünde gezinti yaparken, ağlayan anaları görmek için aşağıya bakmanız gerekiyor.
Akşamları çöp bidonlarını karıştıran anaları görmemeniz mümkün değil, çünkü çaresiz dolaşan vatandaşlar belli olur. Korkmayın aşağıya bakarken düşmezsiniz başbakanım.
Son senelerde anaların nerdeyse tamamı ağlıyor sizler farkında değil misiniz, değilseniz biz analardan duyun! Bizler; sel olan gözyaşlarını artık dere yataklarına akıtıyoruz dikkatli olun!
Bayramları unutan, vatan uğruna şehit olan askerlerimizin anaları ağlıyor. Ve bizler de onlarla birlikte ağlıyoruz. Hem de şehitlerimizin ruhlarının önünde saygıyla eğilerek. İşte ağlayan bir Türkiye gerçeği anavatan dediğimiz Türkiye’nin anası ağlıyor.
Her şey den vazgeçtik, sadece hassasiyetimiz laik demokratik Atatürk Türkiye sinin anası ağlamasın yeter bize… Analık, namus kavramıyla yanıp tutuşan ve ne anlattıklarını bilemediğimiz kalemşörler, birileri anavatanın namusuyla dalga geçerken, bizlere al bayrağın altında’ garip guraba dediğiniz vatandaşlarla, kurbanlık koyun gibi sizleri izleyerek bayram yapmak düşüyor!.
Yazılar
Yazar: Zeynep Adınlıoğlu
|
25 Yıldır bu ülkede çoluk çocuk,kadın erkek,yaşlı genç demeden binlerce insanımızı katleden,devlete baş kaldıran siyasi ve silahlı eşkiya'nın ayağına kadar gidip onları ''KAHRAMAN''gibi karşılayan akıldan yoksun zevatlar ! Siz aslında ipleri batıda olan Türkiye’deki tahta oyuncaklarsınız .Asla ve kat’a Türkiye’de yaşayan kürt kökenli vatandaşları temsil etmiyorsunuz. Otuz dör teröristin gelişinin ardından yaşanan olaylar ile artık terör suç olmaktan terörist'de suçlu olmakdan çıkmıştır.
Sizden Gelenler
Yazar: samed kocademir
|
Atatürk nutukta bir İsim telafuz etmiştir . Bu isim NWO nun (NEW WORLD ORDER) o zamanki ismi ile Federal Dünya Devleti tarifi ni kitaplaştıran H.G. Wells dir. ( The Work, Wealth and Happiness of Mankind, 1931) H.G WELLS in düşüncelerinden birisi , tıpkı büyük İskender döneminden sonra Alexandria kütüphanesinin oluşturulmasının yanında katalogize edinilmesi hayali idi. Başka kelimelerele anlatayım. Bilindiği gibi Alexandria kütüphanesinde 400.000 ila 700.00 e yakın veriler mevcuttu. Sayısının tartışılır yanı olsa bile, bunun yarısının olduğunu kabul etsek de, bu korkunç büyük bir rakamdır o zamanın şartları altında. Bunları neden anlatıyorum sıze?
Sizden Gelenler
Yazar: serdar ebem
|
Yazar Samuel Butler, “Herkes doğruyu söyleyebilir, ama doğru dürüst yalan söyleyebilmek için kafalı bir adam olmak gerekir” diyor.
Türk siyasal yaşamı, kafasız yalancıların boy gösterdiği bir alan haline geldiği için bugün yalanın bini bir para… Birkaç yıl önce, bugün söylediğinin tam tersini söyleyen, üstelik bu söyledikleri kayıtlara da geçmiş olan biri, bugün çıkıp “barış havarisi” rolüne soyunabiliyor, demokrasi ve insan haklarını dilinden düşürmüyor, milletin gözünün içine bakarak yalanları sıralıyor. Şanlı Türk “demokrasisinin” dördüncü kuvveti medya da bu yalanları bilinçlere kazımak için çanak tutma işlevini başarıyla yerine getiriyor.
Sizden Gelenler
Yazar: serdar ant
|
Kısa Kısa
Yazar: Tektürk
|
Zülfü Livaneli´nin köşe yazısı
Deniz Bey, o fotoğrafı çıkarıp bakmanın zamanı geldi! Seçimler öncesi CHP’ye zarar vermemek için bildiğim birçok konuyu içime gömerek sustum, bundan sonra da bu parti ve liderine ilişkin hiçbir şey yazmayacağım. Çünkü bir faydası olacağına inanmıyorum. Ama bu konudaki son yazımda size bir tanıklığımı aktarmak zorundayım. Bunu bir borç olarak görüyorum:
Deniz Bey lütfen hatırlayın: 19 Aralık 2002 tarihinde karlı bir Ankara gününün akşamında Mehmet Sevigen’in evindeydik. Ben Cumhurbaşkanı ile görüşmeden geliyordum. Abdullah Gül Başbakandı, Tayyip Erdoğan’ın ise Meclis’e girme umudu kalmamıştı. Cumhurbaşkanı Sezer bir gün önce, Tayyip Erdoğan’ın “milletvekili olmadan başbakan olma” önerisini reddetmişti.
Türkiye’nin kaderi o akşam o evde değişti, çünkü siz “Tayyip Erdoğan başbakan olacak!” diye tutturdunuz. Sizi “Çok tehlikeli bir oyun bu!” diye uyaran parti dışından önemli şahsiyetlere kızdınız, Hayır!” dediniz “İki ay dayanamaz. Göreceksiniz iki ay dayanamaz.”
Sizin bu iddianıza karşılık ben ne dedim: “Erdoğan herhangi bir kişi değil, bütün tarikatların birleşerek Erbakan’ın yerine seçtiği siyasetçi; arkasında Amerika, Avrupa desteği de var. Program Türkiye’yi ılımlı İslam cumhuriyeti yapma programı. Sizin dediğiniz gibi iki ayda gitmeyecek; tam tersine, bu odada bulunan herkesin siyasi hayatını bitirecek.”
İki ay dayanamaz iddianızı, “görüşleri gereği IMF ile anlaşma yapmaz, ekonomiyi zora sokar ve dayanamazlar.” tezine oturttunuz. Ama bunların hepsi bahaneydi çünkü siz iki partili rejimin işinize yaradığını anlamış ve seçim sonuçlarına sevinmiştiniz. Çünkü size ana muhalefet partisi lideri olmak ve soldaki rakiplerinizi yok etmek yetiyordu. Bu iş birliğini daha sonra da sürdürdünüz.
O zaman ben sizin Tayyip Erdoğan’la seçim öncesinde Beylerbeyi’nde gizlice buluştuğunuzu ve bir anlaşma yaptığınızı bilmiyordum. Bu gecenin tanıkları var: Önder Sav, Eşref Erdem, Mehmet Sevigen, Bülent Tanla, Yaşar Nuri Öztürk. Belki bazıları sizden korkar ve tanıklık etmez ama bir kısmı da bu sözlerin doğru olduğunu açıklar. Yani tanıklar var. Ötekiler de söylemese bile içten içe bunun doğru olduğunu bilir. Siz de bilirsiniz. Tartışmanın sonunda dediniz ki: “Bu gece birbirimizin fotoğrafını çektik. İki ay sonra çıkarıp bakalım. Ama rötuş yapmadan. Hangimiz haklı çıkmışız?”
Şimdi, 2007 seçimlerinin ardından o fotoğrafı cebinizden çıkarıp bakın Deniz Bey. Ve düşünün; Meclis grubunda “Erdoğan’ı başbakan yapıyor diyorlar. Evet yapıyorum. Var mı itirazı olan!” diye bas bas bağırmanıza değdi mi?Erdoğan’ la Beylerbeyi ’nde gizlice buluşmaya ve size oy veren milyonları hiçe sayarak gizli anlaşmalar yapmanıza değdi mi? (Deniz Bey, biliyorsunuz ki bu gizli buluşmanın da tanığı var.) Başbakan olmak, elbette Erdoğan’ın demokratik hakkıdır. Ama bunun için olağanüstü çaba harcamak CHP’nin birinci görevi değildir. Üstelik dokunulmazlık kaldırılmadan. Bir milletvekilinin mazbatasını iptal ettirip, Anayasa’yı değiştirip, grubu baskı altına alıp, Siirt seçimlerini es geçip Erdoğan’ı meclise sokmak ve dokunulmazlık zırhına kavuşturmak için verdiğiniz canhıraş çabanın yüzde birini partiniz için verseydiniz sonuç bambaşka olurdu. Size o gün söylediğim gibi, Türkiye’nin kaderini değiştirdiniz. Deniz Bey; sözlerimde en ufak bir çarpıtma varsa çıkıp söyleyin. “Öyle değildi. Böyle konuşmadık.” deyin. Genel Sekreterinizin ve en yakınlarınızın tanık olduğu bu konuşmayı inkâr edin. Ya da başınızı önünüze eğin ve tarihin hakkınızda vereceği yargıyı düşünün.
Deniz Bey; çok ağır şeyler yazdığımın farkındayım. O akşamki tartışmaya kadar bir dostluğumuz vardı, bunları yazmak istemezdim. Ama hem duruma doğru teşhis koyamamanız, hem de aşırı derecede inatçı olma huyunuz yüzünden hepimizi tehlikeye attınız. Tayyip Erdoğan’ın yüzde 34 oyla meclisin üçte ikisini ele geçirmesinin manivelası oldunuz. Daha önce Refah Partisi’nin belediyeleri ele geçirmesi de sizin oyları bölmeniz sayesinde gerçekleşmişti. Tayyip Erdoğan’ların ve yine çok yakın dostunuz olan Melih Gökçek’lerin en büyük şansı sizdiniz. CHP’nin ise en büyük şanssızlığı oldunuz.
Sizden Gelenler
Yazar: Nimet Köse
|
Yazar Samuel Butler, “Herkes doğruyu söyleyebilir, ama doğru dürüst yalan söyleyebilmek için kafalı bir adam olmak gerekir” diyor.
Türk siyasal yaşamı, kafasız yalancıların boy gösterdiği bir alan haline geldiği için bugün yalanın bini bir para… Birkaç yıl önce, bugün söylediğinin tam tersini söyleyen, üstelik bu söyledikleri kayıtlara da geçmiş olan biri, bugün çıkıp “barış havarisi” rolüne soyunabiliyor, demokrasi ve insan haklarını dilinden düşürmüyor, milletin gözünün içine bakarak yalanları sıralıyor. Şanlı Türk “demokrasisinin” dördüncü kuvveti medya da bu yalanları bilinçlere kazımak için çanak tutma işlevini başarıyla yerine getiriyor.
Sizden Gelenler
Yazar: serdar ant
|
Bilkent Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Halil İnalcık, Osmanlı azınlıkların üzerindeydi. Aynı şeyi biz yapalım olamaz. Türkiye Cumhuriyeti milli bir devlet dedi Ünlü tarihçi, Bilkent Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Halil İnalcık, Kürt açılımını Milliyet’e değerlendirdi:
“Osmanlı İmparatorluğu kendi etnik azınlıklarını aynı seviyede tutardı, bir mozaik gibi, onların üzerinde bir hâkimiyet şemsiyesiydi. Fakat yeni devletimiz Türk devleti olarak doğdu. Belli bir etnik grubun devleti olarak kuruldu. Tamamen bir antitez olarak geldi. Milli devlet, milli birliği kurmak için milli tarih üzerine yoğunlaştı. Şimdi soru şu: Sayıları milyonları bulan azınlıklar var. Bunlar kendi milli bilincini oluşturdu. ‘Türk milletinin bir parçası değiliz’ hissiyatları doğdu. Onlara kimlik verdi. Türkiye Cumhuriyeti, bu realite karşısındadır bugün. Bugün bir bunalım içindeyiz. Cumhuriyet, Atatürk zamanında Türk devleti ve Türkiye olarak kuruldu.”
Bunalım var İnalcık, asgari bir işbirliğinin gerektiğini, muhalefetin halkın oylarını kazanmak için yaptığı katı muhalefeti doğru bulmadığını söyledi. İnalcık, “İşbirliği yapmak lazım, hakaretle olmaz. Türkiye’nin çok tehlikeli bir geçitten geçtiğini anlaması lazım devlet adamlarının. Avrupa, Amerika gözlerini dört açmış bekliyor. Biz farkında değiliz. Büyük bir bunalım içindeyiz. Devlet sistemimiz bugün temelinden sarsılıyor. Nereye gideceğimiz belli değil.”
Osmanlı gibi olmaz İnalcık, “Tarihe bakıp, bu bunalımın nereye varacağını söyleyebilir misiniz?” sorusunu ise şöyle yanıtladı: “Ben tarihçiyim, kâhin değilim. Türkiye Cumhuriyeti temelinden sarsılıyor. Üçüncü nesil büyük problemlerle karşı karşıya ama bu tabii bir gelişmedir. Bunu nasıl halledeceğiz bilmiyoruz. Biz Osmanlı değiliz. Osmanlı azınlıkların üzerindeydi. Aynı şeyi biz yapalım olamaz. Milli bir devletiz. O bir imparatorluktu. Sultanın hâkimiyetini kim tanırsa, tebası oluyordu. Bu bunalım çok kötü neticeler verebilir.” (Milliyet)
Yazılar
Yazar: Recep Özdemir
|
|